Boğaz manzarası ve Bauhaus tasarımıyla şehrin yeni popüler mekanı: Peninsula Istanbul

“Heathrow’dan uçakla gelirken, Romanya’nın üzerinde bir yerlerde, İstanbul’un “ikonik” bir oteli olmadığını fark ettim. O kadar ünlü, sembolik ve Cary Grant filmlerindeki denli ünlü bir otel ki turistler seyahat planlarını sadece onu görebilmek için yapacak. Bilirsiniz: Londra’daki Ritz’te çay; New York’taki Carlyle’da birkaç martini; Raffles’ta Singapore Sling; La Mamounia, Marrakeş; Cipriani, Venedik; Le Negresco, Nice gibi.

Pera Palace oteli var tabii, Agatha Christie, Ernest Hemingway, Mata Hari ve diğer ünlü konukların anılarıyla dolu o efsanevi neoklasik konak. 1980’lerin ortalarında İstanbul’da yaşarken, etrafındaki Beyoğlu’daki barlara gitmeden önce oraya şık bir içki içmek için paramızı biriktirirdik.

Son birkaç on yılda şehre yaptığım birçok ziyaretimde, Pera Palace’a şampanya içmek için ve diğer duygusal nedenlerle geri döndüm. Ancak tatlı ve ilginç olsa da, unutulmuş gibi hissediyor. Düğün ve konferanslara ev sahipliği yapan yaşlı bir dayı gibi. Bir seferinde, sandviçler ve huysuz bir piyano vardı. Cannes’daki Martinez ya da Hong Kong’daki Peninsula kadar ikonik değil.

Bu arada, Türkiye’ye inip yerleştiğim, çok iyi bir uykunun ardından uyanıp tüm detaylarıyla muhteşemliğine şahit olduğum bir şeyden bahsedeceğim: İstanbul’da açılan bu otel, kısa sürede kentin en büyük anıt oteli olabilir. Yeni Peninsula İstanbul’a hoş geldiniz.

The Peninsula Hotels, Hongkong ve Shanghai Hotels grubunun sahibi olduğu ve işlettiği bir Asya şirketidir. Kökleri 1866 yılına kadar uzanan, dünyanın faaliyet gösteren en eski otelcilik şirketidir. 1928’de Bağdatlı Mizrahi Yahudileri Ellis ve Elly Kadoorie kardeşler Hong Kong’daki amiral gemisini kurdular. En son lansmanı ise bu yaz Londra’da, Buckingham Sarayı’nın bitişiğindeki Hyde Park Corner’da yapılacak. Konum, konum, konum. İstanbul, Four Seasons’tan Mandarin Oriental’e, Six Senses’ten Shangri-La’ya kadar lüks konaklama yerleri açısından hayli zengin. Ancak hiçbiri tam olarak Peninsula’nın konumuna sahip değil.

1453 yılında Fatih Sultan Mehmed şehri ele geçirip sarayı Topkapı’yı şimdiki kartpostal görüntüsüne sahip Bizans burnuna yerleştirdiğinde, bunu olağanüstü bir panoramik manzara için yapmıştı. İşte Peninsula Istanbul da Karaköy semtinden tam karşısındaki Haliç’in sularının birleştiği İstanbul Boğazı’ndan aynı manzaraya sahip.

İstanbul Modern sanat galerisine de ev sahipliği yapan, mağazaların ve yolcu gemisi rıhtımlarının bir araya geldiği etkileyici bir proje olan Galataport’taki Peninsula Oteli gizlice birbirine bağlı sahildeki dört binadan oluşuyor. Üçü, deniz ticareti, yolcu taşımacılığı ve bürokratik kökenleriyle tarihi özellikte. Dördüncüsü ise bronz kaplı alüminyumdan kübist vizyonu, ve muhteşem bir balo salonuyla yepyeni.

En hayret verici kısımsa lobi. Bir zamanlar insanların vapur beklediği yolcu salonu temel alınarak inşa edilmiş. Bu 1937’den kalma, katı Bauhaus saygı duruşu, Peninsula ekibi tarafından büyük bir yeraltı spa’sı oluşturmak için tamamen sökülmüş, ardından brutalist cephesi, saat kulesi ve konukların şimdi yanında ikindi çayı içtikleri süslü bir mermer çeşme korunarak yeniden inşa edlimiş.

Çay saati için buraya gelmenizi tavsiye ederim. Yüksek tavanlı mekan Türk ve uluslararası yaratıclığın bir mucizesi adeta. Otelin kayda değer iç tasarımcısı, 1990’ların moda dünyasının sevgilisi Rıfat Özbek’in kuzeni olan Zeynep Fadıllıoğlu’nun bana çay içerken anlattığına göre tepelerde asılı Çek Cumhuriyetinden getirilmiş el yapımı dev cam fenerler ve asma katta Mondrian’a selam çakan ama aslında Bauhaus tekstil dehası Anni Albers’ten ilham alan grafik duvar panoları var.

“Tasarımım dünyanın bu bölgesinin bir mozaiği” diyor. Ve etrafı incelerken bunu anlıyorum. Yerlerde ve döşemelerde sedef işlemeleri var. Minderlerde ise Osmanlı Ebru sanatı referans olarak kullanılmış.

Odalar ve süitler zamansız ve insanı korkutmuyor, biraz Hercule Poirot, Kelly Hoppen’le buluşuyor; bej ve taş tonlarında rahatça yazılmış eserler gibi. Çekmecelerde ve kapılarda Çin lakının yerine geçen kırmızı-kahverengi poliüretan katmanlarının yanı sıra, NASA tecrübesi gerektirmeden çalıştırabileceğiniz banyo/aydınlatma teknolojisi de burada. Dürüst olmak gerekirse, odalar özellikle süit seviyesine çıktığınızda Boğaziçi manzarası ile birlikte gerçekten baş döndürücü oluyor.

Fadıllıoğlu’nun spa tasarımı, Osmanlı-Türk dekoratif doğrama sanatı olan kündekari’yi selamlayan Marmara mermer sütunları ve ceviz kapılarıyla tam bir deha eseri. Masajınızı beklerken parfümlü resepsiyonun üzerindeki zarif mukarnaslar dikkatinizi çekecek.

Bölge barlar ve kafelerle hem gece hem gündüz capcanlı. Bir ambar dolu da tarih var. Burası hala yirmili yaşlarımdayken Kadıköy’den Boğaz Vapuruna binip bira içmek için buralara geldiğimdeki kadar büyüleyici.

Konuklar, İstanbul’daki fantastik restoranı Turk’te iki Michelin yıldızı kazanan Fatih Tutak’ın yemeklerini tatmak için haziran sonunu beklemek zorunda kalacaklar. Tadım menüsünde midye dolması ve havyarlı enginarlı börek de bulunması muhtemel. Tutak, Uygur baharatlı şaşlık ve siyah sarımsak ezmeli kızarmış keler balığının da yer alacağı Gallada’nın menüsünü araştırmak için Aralık ayında eksi 30 derece sıcaklıklarda İpek Yolu boyunca Kırgızistan, Özbekistan ve Kazakistan’a gitti, pazarları, restoranları ve müzeleri gezdi.

O zamana dek, İstanbul’un bahardaki en güzel yanı ise Boğaziçi… Karadeniz ve Marmara denizini birbirine bağlayan antik çağın bu büyük su yolu, son aylardaki kar taneleri ve martıların çığlıklarıyla beneklenmiş kış demirini andıran Sibirya grisinden, Akdeniz safirine yakın bambaşka bir şeye dönüşmüş, ara sıra güneşte dönen bir kalkan gibi parlıyor.

Naneli meze başlangıçları ve ardından kremamsı patates püresinin eşlik ettiği oldukça iyi bir dana bonfileden oluşan öğle yemeğini, patlayan şampanyanın gün ışığında kadehlere döküldüğü başıboş terasta almak gerek. Martıların uzaktaki Sultanahmet camileri üzerinde kül gibi uçuşmasını izliyorum. Mayıs ayındayız ve oteldeki bitki örtüsü arasında kelebekler uçuşuyor; Brezilya ve Hawaii’de çalışmış peyzaj mimarı Enzo Enea tarafından geometrik yamalar halinde düzenlenmiş çiçekler, yabani bitkiler ve çimenler arasında.

En iyisi de mekanı mekan yapan, temizlikten konsiyerj masasına kadar burada çalışan ekip. Yapabilirseniz New York ve Pekin’de Peninsula mülklerini yöneten esprili İngiliz genel müdür Jonathan Crook’un izini sürün. Crook, Haliç’in yukarılarından gelecek bir sürat teknesi bağlantısı ve konuk transferi hizmetini anlatırken, teknelere Bentleylerden daha hakimim diyor.

Hava karardıktan sonra ise…Of ne manzara ! Bu soğuk ve berrak cuma gecesinde, otel battaniyelerine sarınıp, ısıtıcıların yanında oturuyoruz, humuslu haydarili bazlamalar yiyor, uzun ve kuru bir yürüyüşün ardından temiz ve kaygan bir su gibi gelen Türk rose şarabı içiyoruz. Boğazın karanlık sularıysa otelin terasını tokatlıyor.

Karşıda, İstanbul’un Anadolu yakasındaki uzak mahalleleri tüm Noel renkleriyle parıldıyor. Başınızı hafifçe sağa çevirin ve Bizans yarımadasının poster manzaralarını görün: Topkapı Sarayı, Ayasofya ve – eğer gözlerinizi kısarsanız – sodyum ışık altında tamamen turuncu görünen ince, minareleriyle nöbet tutan Sultanahmet Camii.

Bu, benim için yıllar önceki kadar sıcak, misafirperver ve harika insanlara sahip, ziyaret etmeniz gereken bir şehir. Ve şehirde şimdiden yeni bir çocuk var.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir